Üniversite mi ? Sanayi mi ?

bazı işbirliklerini çok konuşuruz ancak bir türlü başlatamayız. Üniversite-Sanayi işbirliğini bir türlü çözemediğimiz için de başlatamıyoruz. Niye mi ? Bu iş üzerine yıllardır kafa yoran, yetmedi bizzat işin içine dalan bir olarak, halen bunun nedenini tam olarak anlayamamış olsam da, bir miktar işin DNA’sını çözdüm diyebilirim. Kabaca üniversitenin sanayiciye yaklaşımını “temkinli”, sanayinin yaklaşımını da biraz “sabırsız” olarak tanımlıyorum. Üniversite daha çekingen ve içine kapanık, sanayi ise daha “ekstrovert”, yani işi daha dışa vurumcu ve talepkar bir görünüm sergiliyor. Kendimce saptadığım daha birçok tanımlama getirebilirim. Bunca yıllık çalışma sonucunda sanki kendimi biraz daha Üniversitenin yanında görüyorum diyebilirim.
İşbirliği için aslında şu anda oldukça geniş imkanlı zemin oluştu. Bu imkanları değerlendirmenin yanısıra, gerçek anlamda Ar-Ge ve tasarım yapacak şirketlerin bir adım öne çıkması gerekiyor. Bunun sağlanması da nihayetinde karar vericilerin elinde. Eğer karar veren mekanizmalar, patronlar ya da profesyoneller bu konulara vakıf ve hakim değillerse bu iş başlamıyor, başlasa dahi yürümüyor.
Sonuç olarak, eğer Üniversite ile işbirliği yapacaksanız, kesinlikle karar vericilerin ArGe ve tasarım mevzularına hakim olmaları gerekiyor. Önümüzdeki dönemlerde sanayi içinde birçok ArGe ve tasarım merkezlerinin faaliyete geçtiğini göreceksiniz. Umarım bu merkezler sürdürülebilir yenilikler ile kendilerini besleyebilir ve amacına uygun şekilde yürütülebilir.
Patronlar ve profesyonel karar vericiler bu işe “dedike” yani kendilerini atfetmedikçe bu iş zor !
Sevgilerimle,
İsa DAL
@IsaDal_Denizli

Beğendiniz mi? O halde paylaşın
Köşe Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Erdoğan Karşıtlığı

Türkiye 12 Eylül ile birlikte son silahlı ihtilali görmüştü ve ardından “Neo-Putsch” veya “Post modern ihtilal” yöntemler devreye girdi. Önce Avrupa, Özal ı ve yaptıklarını “övdü”, daha sonra uluslararası ve yerel medya marifeti ile “dövdü”. Neden önce övüp sonra dövüyor peki ? Çünkü lönce sempatik görünüp, kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmeye çalışıyor, ardından ise Türkiye ve bölge üzerindeki menfaatleri doğrultusunda hareket edilmeyince de “dövme”ye başlıyor. Dövülmeye çalışılan belli de, gerçek dövmeye çalışan elini öyle pek kirletmeden, “güç” ve “para” ile işini halletiliyor. İşler böyle yürümüyor mu ? Zengin ve güçlü olan, işini yürütmek için başkalarını çalıştırmıyor mu ?

Hedef tahtası üzerindeki ülke Türkiye, hedef tahtası üzerindeki adam ERDOGAN. Son 1 yıldır Avrupa medyasında arttırılmış Erdoğan ve Türkiye karşıtlığı kampanyası ayarsızca devam ediyor. Her gün Türkiye de rejim karşıtı yazı yazıldığı iddiası ile tutuklanan gazeteciler yazılıyor. Bugün Alman medyasında Gaziantep te tutuklanan Fransız gazeteci yazıyordu. Bana göre bu gazetecinin “nedensiz” tutuklanmış olması ihtimali yoktur. O bölgede, gazeteci kimliğini kullanarak ajanlık çalışmaları yapanlar bir çok kez deşifre olmuştu.

Bu saldırılar sonucunda Türkiye Avrupa ya “sevimsiz” gösterilmeye devam ediliyor. Türkiye yi baskı altına alabilmenin ve yaptırımları uygulatmanın birçok dolaylı yöntemi var ve bunların herbiri sırayla uygulanıyor. Uluslarası karalama kampanyası ile kamuoyunda oluşan olumsuz algı sonucu, Türkiye artık bir tatil beldesi olarak görülmüyor. Dünyanın 5. büyük turizm ekonomisine sahip Türkiye yi baskı altına alma yöntemlerinden biri daha.

Avrupa da yaptığım müşteri ziyaretlerimde muhtemelen yarım saat iş konuşuyorsam, en az 3 saat Türkiye üzerinde oynanan oyunları ve bu oyunların taşıdığı amacı anlatmak için çaba sarf ediyorum. Avrupa açıkça uyuyor ve uyutuluyor. 15 Temmuz, Türkiye üzerinde hesapları olanların çaresiz kaldıkları son oyundu ve onu da beceremediler. 15 Temmuz a gelinceye kadar bir çok sivil “ihtilal” girişimi oldu ve bunların hepsini gördük yaşadık.
Avrupa da sanki bunlar olmuyor. Anlattıklarım ile her birinin gözleri açılıyor adeta. Avrupa nın herhangi bir ülkesinde sürekli meydana gelen skandalların altında yatan gerçek neden, o siyasetçinin “büyük abi” ye itaat etmemesinden kaynaklanıyor. İtaatsizlik sonucu işinden olanlar sadece vekiller değil, başbakanlar ve cumhurbaşkanları da olabiliyor. Bu konularda hassas olan Avrupa kamuoyu, önlerine sunulan en ufak sebeplere itibar ederek, insanları çok kolay “harcayabiliyorlar”.

Türkiye de harcanmak isteniyor. Ancak harcanamıyor. Çünkü Türkiye nin gözü açıldı. Bu kez öyle kolay harcayamayacaklar da ! Darısı Avrupalıların, Afrikalıların, Orta Doğululuların, kısacası tüm dünyanın başına…
Sevgilerimle,
İsa DAL
12.11.2016
Köln

Beğendiniz mi? O halde paylaşın
Köşe Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Savaş veya Barış Oy Pusulasında

ABD başkanlarını Jimmy Carter dan itibaren tek tek sayabilen bir kuşaktanım. Jimmy Carter benim ilkokul dönemimde sıkça tek kanallı siyah beyaz televizyon yayınları döneminde, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile birlikte adı geçerdi. Carter dan 4 dönem öncesinde bir suikast sonucu yaşamını yitiren John F. Kennedy ise yine benim çocukluk dönemimde merhum Adnan Menderes ile birlikte yer aldığı tablolar evlerimizi süslerdi. 60’lı ve 70’li yıllarda ABD Vietnam savaşı ile anılırken, uzun yıllar bu savaşın travmasını atlatamadı.

2. Dünya savaşı ile birlikte başlayan ABD nin yükselişi, 8 Kasım 2016 seçimleri ile birlikte kritik bir eşiğe geleceği kaygısı etkisini son 2 yıldır “şiddetle” hissettiriyor. ABD başkanı Obama, destek verdiği başkan adayı Clinton yararına yaptığı bir konuşmada, Amerikan değerlerinin oy pusulasında olduğunu ifade etmişti. “Bir Cumhuriyetçinin ardından bir Demokrat” geleneğinin bozulduğu ender görülen bir hadise olsa da, ABD belki ilk kez bu kadar belirsiz ve sürprizlerle dolu bir seçime doğru gidiyor. Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump ın, ABD nin önde gelen basın kuruluşları tarafından adeta alaya alınmasına rağmen gösterdiği şaşırtıcı yükseliş ile Clinton un neredeyse kesin gözüyle bakılan başkanlığının pek öyle çantada keklik olmadığını gösterdi. Anketler Clinton u önde de gösterse, bazı zamanlarda kafa kafaya gittiklerini de ortaya koymuştur. Trump “modern” dünya tarafından alaya alınsa da, karşısında inanılmaz bir destekle ayakta kalmaya çalışan Clinton u 8 Kasım da ciddi olarak zorlayacağı ortada. Çılgın ve öngörülemez Cumhuriyetçi Trump mı kazanır, yoksa “derin” ve “tehlikeli” kadın Clinton mu başkanlık yarışını göğüsler merak ede duralım, sonuç olarak dünya barışı için her ikisinin ümit olmadığı ortadadır. 60’ların Hippisi, çiçek çocuğu Bill Clinton döneminde ABD nin ulusal politikası nasıl değişmediyse, bugün dünyanın farklı noktalarında siyasi ve silahlı gücünü ortaya koyarak kendi toprakları dışında yürüttüğü savaşlara devam edecektir.
Acıların dindiği, adaletin ve dünya barışının tesis edileceği bir geleceği ummanın bir ütopya olduğunu düşünebiliriz. Bunu ne çiçek çocuk Bill Clinton, ne de Nobel barış ödülü sahibi Barack Obama başarabildi, ki eski first lady Hillary Clinton un da böyle bir istek ve arzu içinde olduğuna inanasım gelmiyor açıkçası.
Dünya’nın artık savaşa, açlığa, cehalete değil, barışa, refaha ve aydınlık günlere ihtiyacı var. Bunu ancak dünya vatandaşları isterse, ve gerçekten isterse tesis edebilir. Bu düzen böyle gelmiş, böyle gitmeye çalışıyor. Yine dur diyecek olan bizleriz. Ancak bu Barack Obama nın dediği gibi oy pusulası üzerinde olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Sandıktan çıkacak her iki seçeneğin dünyaya bir yararı olmayacaktır, belki işleri daha da kötüye götürebilir.
Sevgilerimle,
İsa DAL

Beğendiniz mi? O halde paylaşın
Köşe Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türk Diasporası

Mülteci akını, sivillere yönelik birbiri ardına patlayan bombalar ve 15 Temmuz 2016 yılında teşebbüs edilen hain darbe girişimi… Sadece Türkiye’de değil, Fransa ve Belçika da patlatılan bombalar ve hayatını kaybeden yüzlerce masum sivil. Dünya adeta bir savaş senaryosu yaşıyor. Senaristler ise acımasız ve engel tanımıyorlar. Dünya üzerinde hiç bir yerin güvenilir olmadığına dair insanların yüreğine korkuyu nakşediyorlar. Bunun sonucunda evlerine kapanan ve zorunlu olmadığı sürece toplu yerlerde bulunmayan insanların oluşturduğu yavaşlatılmış tempo sonucu, küresel anlamda ekonomiler aynı ritme girmiş durumda.
İhracata dayalı büyüme modelini benimseyen Türkiye için 2016 oldukça zor bir yıl oldu. 15 Temmuz u planlayan hain işbirlikçileri, Türkiye yi öncesinde nasıl ekonomik olarak “çökertebiliriz” denklemlerini oluşturmaya ve sürdürmeye devam ediyorlar. Ağırladığı turist sayısı bakımından dünya da ilk 5 te yer alan Türkiye de kuşkusuz ilk hedef turizm olacaktı. Üretimin dinamizmi üzerinde çok fazla etki gösteremeyen şer odakları, turizm i baltalayarak bir ölçüde bunu başarmış görünüyorlar. Henüz 2016 tamamlanmadan bir hasar tespiti yapmak doğru olmayacaktır. Özellikle Avrupa basını bu lobiye hizmet etmeye devam ediyor ve Türkiye yi karalama adına 80 milyonun kaderi ile oynuyorlar. Türkiye turizm ve üretimde bu noktalara 1 yılda gelmedi ve 1 yılda da yok olması mümkün değildir. Geçmişte Sivas olayları gibi hadiselerle Türkiye üzerinde bu oyunlar oynandı. Buna rağmen Türk turizmi dünyada ilk 5 arasında yer almayı başarmıştır. Bu altyapı öyle 3-5 yıl içinde oluşturulabilecek türden olmadığı için, pek yakında ülkemizin turizm ve ihracatta hızla normalleşecektir.
Ev tekstili üreticisi olarak Denizli, dünyada 180 den fazla ülkeye özellikle de otel tekstili ihracatı yapmaktadır. Türkiye otelleri aynı zamanda tüm tekstil ihtiyaçlarını iç üretimden temin etmektedirler. Dünyadaki lüks otellerin tercih ettiği Türk havlu, bornoz, çarşaf, terlik, perde, halı gibi ürünlere ulaşmak yurt içindeki otellerimiz için çok daha kolay olmakta. Sadece meşhur mutfağımız değil, aynı zamanda güçlü ve kaliteli endüstriyel ürünlerimiz ile Türkiye pek tabii olarak hızla eski konumuna ulaşacağına inanıyoruz. Ancak bunun için yurt dışında lobiler karşısında, gurbetçilerimiz ile Türk diyasporasının çok daha etkin çalışması gerekiyor.

Saygılarımla,
İsa DAL

Beğendiniz mi? O halde paylaşın
Köşe Yazılarım kategorisine gönderildi | Yorum yapın